✿ Kitap Eleştirisi: Bavuldaki Çocuk : Lene Kaarberbol - Agnete Friis ✿

4.12.15

Herkese Günaydınlar...

Haftanın son iş gününde bu güzel Cuma gününde birlikteyiz, bugün sizlerle okuduğum ve bitirdiğim en son kitap olan Bavuldaki Çocuk adlı kitabın eleştirilerini paylaşmak üzere blogumdayım.

Evet nihayet bir buçuk hafta önce başladığım kitabı bitirdim ve yazmak için sabırsızlanıyorum. Son zamanlarda epey popüler olan bir kitaptı bu kitap ve ben aslında okumak için epey sabırsızlanmama rağmen ancak sıra geldi. Ben de daha fazla bekletmeden hemen okumak istedim ve bitirdim, hadi o zaman kitaba ve yorumlara daha yakından bakalım !

Kitabımız Aspendos yayınlarından çıkma ve yaklaşık olarak 338 sayfa..


Bavuldaki Çocuk benim Kitap Sihirbazı'ndan yaptığım son alışverişte satın aldığım bir kitaptı, okumak dediğim gibi ancak nasip oldu yani bekletmemin herhangi bir özelliği yoktu, bu yakınlarda elime geçti ve ben de merakımı giderme adına okumuş oldum.


Aslında İskandinav romanları pek sevdiğim ve okuduğum türlerden değildi, tabi bu genellemeye Camilla Lackberg gibi isimleri dahil etmiyorum çünkü Buz Prenses bayıldığım kitaplarındandı, henüz blogumu açmadan okuduklarım arasında olduğundan yorumu burada değil ama yakınlarda olacak ^^  O nedenle kitabı sadece polisiye olduğundan ve arka kapak yazısı epey bir macera vaadettiğinden satın aldım, ayrıca ön kapak resmini de Trendeki Kız kitabına ilham vermişçesine güzel bulduğum için almak istemiştim.


Kitabımızın ön ve arka kapaklarında romandaki aksiyonu belirtircesine sanki hareketliymişçesine bir tren istasyonu resmedilmiş, ikisine de bayıldım, zaten modern zaman romanlarından olduğundan kapaklar da modernize edilmiş. Tren istasyonundaki asıl belirtilen bavul da rengi ve şekli itibariyle merak uyandırıcı olmuş. Arka kapak yazısını ise hiç söylemiyorum, bir okuyan mutlaka ama mutlaka merak edip kitabı almak isteyecektir, fazlasıyla detay içerse de okuyup da almamak mümkün değil...Beni de böyle kandırdığını itiraf etmem lazım !:))


Kitabın arka kapak yazısında da bahsedilen konusuna gelecek olursak; Kızıl Haç Danimarka'da hemşire olarak görev yapan ve yardımsever bir hemşire olan Nina Borg, hemşirelik okulundan eski arkadaşı Karin'den acil bir çağrı alır. Karin ona tren istasyonundaki umumi bir eşya dolabının anahtarını vererek ortadan kaybolur. Nina olacaklardan habersizce dolaba gittiğinde eski kahverengi bir bavulun içinde yarı baygın uyuyan üç yaşlarında bir çocuk görür. Şimdi elinde hiçbir bilgi olmadan çocuğun kimliğini ve onu bu hale getirenleri bulmak ve çocuğu güvenceye almak zorundadır. Ve tüm bunları yaparken de tek yardımcısı kendi kaderi olacaktır...


Konu görebildiğiniz gibi uçurucu yani, e bunu duyan Hasibe, hiç durabilir mi? Konuyu gerçekten çok beğendiğimi ve okurken bayıldığımı söylemeliyim. Ancak bana içerisinde yeterince heyecan var mıydı diye sorarsanız yoktu derim, aksiyon da öyle, sadece aralarda biraz ve sonda tavan bir aksiyon düzeyi vardı. Kapaktaki hareketliliği ben kitapta bulamadım çünkü aralarda karakterlere bağlı olarak yükselen bir duygusallık düzeyi vardı. Hatta bu duygusallık çoğu zaman yoğun olarak ortaya çıktı, çünkü kitapta çocuğunu kaybeden bir de anne vardı.


Karakter isimlerini okumak elbette zordu,zaten yazarların isminden de belli olmuyor mu ?:) Ancak kadın baş rolümüz çok iyi betimlenmişti, Nina'yı tanıyor gibi hissettim çoğu zaman. Kötü adamların arasında bir iyi adam olması ve diğer kötü adamın da İskandinav kökenli olması ise klasikleşmiş olaylardandı. Kitapta hiç öldürülme olayı yok demesinler diye de Karin'in öldürülmesini ise hiç ama hiç sevmedim. :((


Kitapta neden bilmiyorum ama yavaş giden bir okuma hızım vardı, aslında akıcı bir kitaptı ama bazı yerlerde çok sallantı oldu. Bunu acaba iki farklı yazara bağlayabilir miyiz? Çünkü bir küçük çocuk Mikas'ın annesi Sigita ile yola çıkıyoruz, bir de Nina ile devam ediyoruz, arada diğer karakterler de yazılıyor derken iki farklı kalem olduğu pek belli olmasa da akıcılık anlamında derin sorunlar vardı sanırım. İlk başlarda iki günde biter bu kitap derken bir buçuk hafta sürmesini kitabın sayfa kaygısıyla yazılmış birkaç bölümüne ve o bölümlerdeki sallanmalara bağlıyorum :(


Kitapta inanılmaz bir tasvir çokluğu vardı, neredeyse her yer her mekan ve eşya tasvirlenmişti, çok sıkıcıydı. Yine bu tasvirler ve duygusal geçmiş yazıları akıcılığa baltalar savurmuş. Kişi tasvirinde ne kadar başarılı bulduysam mekan ve ortam tasvirinde de o kadar abartılı buldum.


Kitapta aslında çok önemli birçok konuya parmak basılıyor: Göçmen sorunu ve kadın satıcılığı, sübyancılık. Bu sorunlar ülkemizde de yoğun durumda, ülke eleştirilip dikkatler bu konulara çekiliyor ve Nina'nın çalıştığı Kömür Evi Kampı aracılığıyla da mesajlar veriliyor. Sosyal mesaj da unutulmamış !
*
Yine güçlü kadın karakteri çok sevdim: Nina, Sigita, Anne, Julija... Kitaptaki iyi karakterler kadınlardan seçilmişken kötü karakterlerin de erkeklerden seçilmesi bana çok güçlü bir feminizm duygusu verdi, yazarları tebrik ettim.


Kitapta dram, aksiyon, gerilim bolca vardı, ancak çok fazla gerildiğimi de söyleyemeyeceğim. Ben sadece Mikas'a ve onu annesine geri döndürülüp döndürülemeyeceğine odaklandığımdan gerisini pek anlayamadım. Ayrıca konu ve gizem kitabın sonuna kadar korunmuş, bu açıdan da başarılı. Hem de kötü adamlar açıklanmışken !
*
Kitabı, gerilim severlere, İskandinav tarzı romanları sevenlere, çeşitli sosyal mesajlar içeren kitapları severlere, böyle orijinal konuları sevenlere, akıcı, günlük ve sürükleyici kitaplar okumayı sevenlere, özellikle genç kızlarımıza -ders almaları açısından- mutlaka tavsiye ediyorum. Kitabı aslında herkes okuyabilir, ancak yukarıda değindiğim konulara dikkat ederek okumayı unutmayın ve sabırlı olmayı unutmayın:))

Daha güzel eleştirilerde de görüşmek dileğiyle!

Takipte Kalın




hasibecengizkarakuzu@gmail.com
Herkese sevgiler, 

Hasibe ♥️



















You Might Also Like

0 yorum oku / yaz

Fikrini paylaşırsan çok sevinirim:)))

INSTAGRAM