✿ Kitap Elestirisi : Düsman Kazanmak Sanatı : Tarık Bugra ✿

14.3.15

Herkese mutlu günler ;)

Muhteşem ötesi bir Cumartesi gününe uyandık çok şükür, daha önce de söylediğim gibi Cumartesileri ayrı bir seviyorum... Bu güne uyanırken de çok mutlu oluyorum :) Biz yine bugüne alışkanlık vaki olduğu üzere erkenden başlayanlardanız... Uyandık ve güzelce kahvaltımızı ettik. Şimdi de Mabel Matiz adlı insanüstünün 'Gel' şarkısını bir milyonuncu kez dinleyerek sizlerle okuyup daha bu sabah bitirdiğim kitabın eleştirilerini paylaşmak üzere blogumdayım :) Evet kütüphane ganimetleri vol.4'den bitirdiğim ikinci kitap oluyor bu :)) Bakalım, neler paylaşacağım sizlerle ? Merak ettiyseniz okumaya devam :)))
*
Geçen eleştirimde bahsettiğim üzere bu kütüphaneye gidişimde kütüphaneden iki adet Tarık Buğra kitabı almıştım, beni buna iten sebepse Tarık Buğra'nın adını sık sık duymama rağmen henüz kendisiyle tanışmamamış oluşumuzdu... Kısmet ilk olarak bu kitabaymış :)
*
Kitabımız Ötüken Yayınları'ndan çıkma ve yaklaşık olarak 343 sayfa...



*
Kitabı elbette öncelikle yazarın ismine bakarak okumak istedim ama kitabın o elimde gören herkeste yarattığı şaşkınlığın mimarı olan ismi de bir bakıma buna yardımcı oldu. Yani ilk kez olarak hem kitabın ismi ilgimi çekti hem de yazarı :))
*
Kitap, benim elimde olan şekliyle yukarıdaki resimdeki gibi. İnce uzun basılmış. Görebileceğiniz üzere epey eski bir kitap. 1. Basımı 1979 yılında yapılmış. O günden bu güne dek tozlu raflarda saklı kalmış sanırım, çünkü Tarık Buğra'nın romanlarından isimler duysak da böyle güzel kitaplarından haberim yoktu :(
*
Farklı kapak tasarımları da mevcut elbette... Ben arka kapağı çok başarılı bulsam da ne yazık ki ön kapağı pek sevemedim :( Arka kapakta kitabın ismine yönelik önyargıları yıkacak denli güzel bir yazı yazılmış iki paragraf halinde. Okuyarak seçmeme epey yardımcı oldu bu yazı zaten. Ön kapakta ise en azından yazarın bir resmini veya da farklı bir düzenlemeyi isterdim, böyle okuyucuya biraz renksiz ve çok edebi -zor okunur- bir kitap gibi gelebilir. Kitabın ün azlığını biraz da buna borçlu olabiliriz yani.


Kitabın girişinde sizi öncelikle İçindekiler kısmı, sonrasında da Buğra'nın samimi diliyle kaleme aldığı Önsöz'ü karşılıyor. İkisine de bayıldım, olmalıydılar, iyi ki varlar !
*
Kitabımızın konusuna gelecek olursak; ilk bakışta sanıldığı gibi 'Düşman Kazanmak Sanatı' isimli bir roman değil bu. Tarık Buğra -ki kendisi hakkında şuradan bilgilenebilirsiniz- isimli gazeteci-yazarın çeşitli dergi ve gazetelerdeki yazılarından -makalelerinden- derlenmiş bir kitap bu. Bu süreç zarfında yani yazdığı dergi-gazete değişse de yazdıklarının içeriği ve her daim kalemiyle savunduğu davası değişmediğinden yazılar kendi içerisinde bir bütünlük arz ediyorlar. Bu bakımdan bu güzel yazıları derleme fikri çok güzel olmuş. Zira bu yazıların bulunduğu dergi ve gazeteleri sayı sayı edinmek hele ki şu zamanda epey zor olurdu. Ötüken Yayınları'na tebrikler burdan :)
*
Kitap üç bölüme ayrılmış sanırım yazı konularına göre, birincisi 'Türkçe Deyip Geçtikleri', ikincisi ' Bir de Sanat Vardı' üçüncüsü ise 'Her Yazara Bir Yasa'. Bu üç bölümü de içerisinde alakalı alakasız bulundurduğu yazıları da çok sevdim. Ancak bence adına en uymayanı daha doğrusu verilen bölüm isminin fazla geldiğini düşündüğüm yer üçüncü bölüm oldu. Çünkü Her Yazara Bir Yasa bölümündeki tüm yazılar değil ancak birkaçı yazarlara öneriler şeklindeydi. Arka kapakta bu kısım da sanırım biraz abartılmıştı. :(
*
Kütüphaneden aldığım kitaplar arasında kendisi ikinci olarak okunmaya seçildi, bunun nedeni de kitabı alırken de incelediğimde farkına vardığım üzere biraz zor okunabilecek bir kitap olduğunu düşünmemdi. Çünkü kitap dolu doluydu görebiliyordum, ne diyalog ne de başka bir şey. Olan yerlerde de düzyazı şeklinde yazılmış, neredeyse kitabın bir ya da iki sayfası bu şekildedir, geri kalanı hep düzyazı. Okurken biraz zorladı beni özellikle de ikinci bölüm.
*
Kitabın dili akıcı, bazı yazılarda durup biraz düşünmeniz ve anlamak için yavaş okumanız gerekse de yine de günlük konuşma dili hakim. Puntosu da herkesin okuyabilmesi istendiğinden olsa gerek- bana göre yeterli büyüklükte.
*
Kitabın isim babalığını ise yazarımız önsözünde gayet güzel açıklamış gerçi ama ben bir de kendi kelimelerimle değineyim : Kitap içerisinde ikinci bölümde zaten 'Düşman Kazanmak Sanatı' diye bir köşe yazısı mevcut, yani bu isim zaten yazarın Milliyet Gazetesi'nde 12 Mart 1952 yılında çıkardığı sayıda yazılmış. Yazarımız bir eleştirmen olduğundan ve sanırım da kinayeyi sevdiğinden kitabı için böyle güzel bir isim bulmuş, çok da iyi etmiş. Bu açıdan yazarın eserinin ilgi toplamasını istediğini anlayabiliyoruz, çünkü sadece ismi bile insanı meraklandırmaya yetiyor. Ayrıca kendi düşüncemce yazarın bu yazılarında yaptığı iş zaten düşman kazanmak, çünkü bu yazılar birilerini, suyun başında bulunanları hedef alan eleştiri yazıları... Ama kalemi korkak eleştiri yazılarından değil, gördüğüm en cesur kalem Tarık Buğra...Bu nedenle zaten birilerinin işine çomak soktuğundan yazarken yaptığı tek şey de düşman edinmek olmuş, oluyor malesef...


Kitabı okurken sıkılmadım, sadece bazı yerlerde değişik günlerde yazılan ama bir araya toplandığında çok tekrar edilmiş gibi gözüken anlatımlar vardı, onlar beni biraz yordu. Sürekli dön dolaş aynı şeyi mi okuyorum ben diye. Ama her yazı kendi içerisinde bir bütünlüğe ve farklı noktalara dayandığından sanırım yazıları atlamak istememiş derleyenler. Çok da iyi yapmışlar, bazı gerçekleri kafamıza vura vura, tekrar ede ede öğrenmemize yardımcı olmuş bu durum da. Bu tekrar olayını bu arada sadece ilk bölümde gözlemledim ben. Diğer bölümler orijinaldi, hele ikinci bölüm-en genişi- ordan burdan öyle çeşitli konular içeriyor ki şaşarsınız :)
*
İlk bölümde yani Türkçe Deyip Geçtikleri'nde genelde Türkçe ve dilimizle alakalı yaptığı eleştirileri sıralıyor yazarımız köşe ve dergi yazılarında. Bu bölümde en çok TDK'ya ve Öztürkçecilere saldırıyor. Fikirlerini kendi fikirleriyle kıyaslayıp okura sunuyor. Bu bölümden sizlerle paylaşmak istediklerim şunlar:
1- Bu bölümde Türkçe diye bildiğim ama Türkçe olmayan birçok kelimeler öğrendim. Merak ettiyseniz sayfa 96'ya bakabilirsiniz. Bunun gibi koyu yazılan yerlerde de bu konuda bir çift söz bulabilirsiniz.


2- Günümüzde de çok büyük bir yara olan iş yerlerine isim olarak seçilen değişik ve yabancı kelimeler, belediyeler ve bakanlıklar tarafından onaylanmasa geçerli olmazmış. Dilimizin yozlaşmamasına biraz da bakanlar ve belediyelikler katkıda bulunmalı diye düşünüyorum ben de yazarımızla aynı fikirdeyim bu konuda !!!

3-Öztürkçe nedir ne değildir bilemiyorum ama bunu savunanların biraz geç kaldıklarını düşünüyorum. Şöyle ki; öztürkçecilere göre dilimiz arı bir dil olmalı ve Türk kökenli olmayan her türlü sözcük dilimizden çıkarılarak yerlerine yenileri-tabi ki Türkçe olanları- getirilmeli ! Evet bu uygulama doğru uygulanırsa bence de güzel neticelenebilirdi ancak tüm kelimeler dile ve deyimlerle atasözlerine doğrudan doğruya girmeseydi! Bizler dilimizi şuanki haliyle bile yeterince düzgün kullanamazken bir de değişik kelimelere alışmak şu saatten sonra bence çok da mümkün değil. Bu nedenle geçti borun pazarı diyorum sizlere. Yazarımız da bunu savunuyor ve geç kaldınız diyor. Bu konuda Fransa'nın yaptığı ve makalede adı geçen örnek ise çok ilgimi çekti: Fransa'da Amerika ilk atom denemesi yaptığı zaman daha o kelimeler dile girmeden Fransız yetkilileri gecenin bir yarısı demeden toplanmışlar ve daha o yeni durumla alakalı kelimeler dillerine girmeden kendilerince karşılıklarını bulmuşlar. O yabancı kelimeleri dillerine sokmamışlar. Bizde madem bu kadar milliyetçiyiz, durum böyle olmalıydı o zaman!!!
4- Bu bölümde yazarımız öztürkçeciler daha Osmanlı dönemindeyken eser veren ve eserleri Türkçe olmayan yazar, şair ve sanatçılara da laf atarak eserlerinin haklarını yiyorlar diyor. Ayrıca da önüne gelen öztürkçe masalı sallıyor diyor. Tamamen katılıyorum, çok doğru ve göz ardında kalan noktalara parmak basıyor yazarımız.
5- Türk parasını korumak için kanun varmış ancak Türk dilini korumak için kanun yokmuş. Şaşırdım !!!
6- Yazarın kendince önerisi ise şu: Türkçeyi doğru ve güzel konuşanlara teyp ve bantlar götürülüp güzel, seviyeli, dolgun ve doğru içerikli yazıları metinleri okutup kaydetmek ve bu bantları okul adedince çoğaltıp her okula bir ders malzemesi olarak sunmak. Böylece gelecek nesiller doğru konuşmayı ve düzgün Türkçe'yi öğrenmiş olacaklar. Pek kesin bir çözüm olduğunu düşünmesem de o dönemin şartlarında güzel fikir diyebilirim.
*
İlk bölümde kendi kendime şey dedim: Keşke bu dil için herkes yazarımız kadar dertlense, o zaman kimbilir güzel Türkçemiz ne hale gelirdi? Ve şöyle de dedim: Yazarımız 1994 yılında -ben henüz 4 yaşındayken- vefat etmiş ancak şu zamanları bir görebilseydi kesin üzüntüden ve kahırdan helak olurdu. Şimdi bırakın Türkçeyi doğru düzgün konuşan bile yok !
*
Bu bölümde yani ilk bölümde bazı başlıklar dille alakasız durabilir, araya birkaç yazı kaçmış olabilir ancak bazılarında da benzetme ve güzel tasvirler işin içine giriyor: Örneğin; sayfa 42'de 'Odun Neler Yapar?' başlıklı yazı :)
*
Yukarıda demin değinmiştim, ilk bölümde sürekli bir tekrar havası var diye. Bunun bir nedeni de yazıların kronolojik olarak sıralanmamış rastgele -sanırım konularına göre- sıralanmış olması. Bir 1964'lerden bir yazı okuyorsunuz, bir de 1972'lerden :)
*
Çoğu kısımlarda -kitabın çoğu yazısında- konuyu ve davayı perçinlemek amacıyla günlük yaşamdan akıcı örneklere yer verilmiş. Okurken ayrı bir keyif aldım, çünkü çoğu yazarın bizzat deneyimlediklerindendi.
*
Bu kitap benim için nokta atışı oldu çünkü, yazarımız kendisini bu kitapta gayet güzel anlatıyor. Onu tanımak için daha uygun bir kitap bulabilecek miydim bilemiyorum :)
*
Kitap daha doğrusu bağımsız yazılar içerisinde çok değişik benzetmeler mevcut: Örneğin; Psikoloji sapıklığını iyi bilen domuzlar, Uyuşuk kafa avcıları, Kültür Yamyamları gibi. Yazarımızın üslubu oldukça sert ve dogma. Belki de uyuyanları ancak böyle uyandırabilirimin derdinde, kim bilir?
*
İkinci bölümde genelde sanatla alakalı yazıları yer alıyor. O dönemim şartlarında 'Sanat, sanat içindir' diyor ve bunu savunuyor. Politikanın, toplumun ve diğer şeylerin sanattan uzak kalması gerektiğini, sanatın kendi içinde biçimlenmesi ve oluşturucusundan esinlenmesi gerektiğini savunuyor. Sanatın politikayla, dinle ve medeniyetle yakında ilişkili olduğunu, sanat ve sanatçı olmadan bunların gelişemeyeceğini düşünüyor. Örneğin; Yunus Emre adlı olağanüstü insan olmasaydı İslam dininin bu kadar kolay anlaşılamayacağını söylüyor.
*
Yazarımız ömrü boyunca bir sürü denemede bulunmuş, kendi başına kimseye eyvallah etmeden, hiçbir terminolojinin köpeği olmadan dimdik durmanın peşinde koşmuş daima. Bu nedenle de gençliğinden beri istenmeyen adam olmuş ve eserlerinden yüz çevrilmiş. Hiçbir yayıncı bile yayınlamak istememiş eserlerini. O da kendisi ve yakın arkadaş çevresiyle bir şeyler yapmaya çabalamış. 'Yol Yayınları, Zeytindalı ' gibi. Zeyindalı'nın hikayesi 'Küpe Girmeden.. ' sayfa 334'de...
*
Bir bankanın çıkardığı ' Türkiyemiz' dergisini merak ediyorum, bulunca bir sayısına bakmak isterim.Ayrıca kitapta bahsi geçtiği üzere yine Soljenitsin'in kaleme aldığı 'Dava' ve 'Ivan Denisoviç'in Hayatında Bir Gün' adlı eserleri de okuma listeme alıyorum.
*
Sanat ve genel olarak edebiyatı dinin oldukça etkilediğini savunuyor yazarımız. Buna örnek olarak da , dinsizleri Sartre, Voltaire, Andre Gide'yi veriyor, bunlar dinsiz olmalarına rağmen ünlenebildiler, ancak Yunus Emre gibi kendini tasvvufa verenleri de epey ünlendi diyor. Kesinlikle katılıyorum. Zaten dinlerin yayılmasında, üremesinde de sanatçılar epey pay sahibidirler. Leonardo da Vinci'nin 'Son Akşam Yemeği' isimli tablosu örneğin....
*
Kitap içerisinde yazarımızın Yunus Emre'ye ve Fransa'ya olan hayranlığını fark etmemek mümkün değil. Zaten Yunus Emre'ye hayran olmamak mümkün mü? O söz üstadına. İşte Yunus'un eserlerinin okullarda yeterince işlenmediğini ve Yunus Emre'ye ve eserlerine hakettiği değerin verilmediğini düşünüyor. Kesinlikle haklı. Bir eğitimci olarak bu konuya kesinlikle katılmayacak öğretmen yoktur diyorum. Özellikle edebiyat derslerinde Yunus Emre'nin yeri nedir? Ne kadardır? Bakmak lazım, yeniden düzenlemek lazım şu müfredatları. Ama o da nasıl olacak bilemiyorum, bir Osmanlıca dersi kondu liselere, yer yerinden oynadı. Sanki başka milletin dilini öğrenmiyorsun da Osmanlıca öğrenmek mi ters oluyor? İngilizce öğrenmek için tonla para dökenler, buna da kesin itiraz edecektir... Yok tasavvuf dersi mi vereceksiniz, istemiyorum zorunlu din dersi falanlar filanlar, kopar gene.
*
Dil konusunda ben de örnek alınabilecek tek ülkenin Fransa olduğu görüşündeyim.
*
Kitapta merak ettiğim iki konuya da yanıt buldum: Birincisi 'Ankara'nın Dikmeni' dizisinden adını ilk kez duyduğum 'Zirek' kelimesi ne demektir? İkincisi de 'Edebiyat yapma' nedir? İlkinin cevabı resimli olarak aşağıda. Diğerine gelince, şöyle bir açıklama getiriyor yazarımız : 'Edebiyat yapma sözünün çıkış noktası, politikanın ve politikacıların çeşitli basın yayın organlarını kendi menfaatleri için kullanmaları ve bu sayede aslında edebiyatın can damarları olan şiirin, romanın kirletilmesi, farklı şeylermiş gibi gösterilmesi nedeniyle toplumda edebiyat hakkındaki görüşlerin yanlış yönlere sürüklenmesi.' Ne kadar doğru öyle değil mi?
*
Türkiye'nin ana sorunlarına da el atıyor, ilerici misiniz gerici misiniz? Artık şairler bile bu sınıflamaya göre okunuyor.
*
Her şeyi olduğu gibi hatta edebiyatın tamamını olduğu gibi gezi edebiyatını da politika ve siyasetin yönettiğini ve istediğine istediği karşılığında istediklerini yazdırabildiğini savunuyor. Şöyle bir baktığımızda zaten artık politikanın içine girmediği tek bir alan kaldı mı ki?
*
Kitap içerisinde bazı kişilere direkt verilen ültimatomlar da yer alıyor, doğrudan saldırdığı veya savunduğu da. Yazarımızı tanımayı çok isterdim :(
*
Kısacası, Tarık Buğra'yla hala tanışmadıysanız, yazılarını ve köşe yazılarını merak ediyorsanız, Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyseniz, edebiyatla ya da sanatla ilgiliyseniz, usta bir gazetecinin fikirlerini merak ediyor, kendisiyle sohbet edermişçesine yeni bilgiler öğrenmek istiyorsanız, 'ara sıra okuyabileceğim yavaş yavaş okuyabileceğim bir kitap arıyorum' diyorsanız, 'günlük konuşma dilinde büyük puntoda bir kitap arıyorum' diyorsanız, benim gibi Tarık Buğra hayranıysanız, kendisini daha yakından tanımak istiyorsanız, düşman kazanmak nasıl olur merak ediyorsanız, kitabın isminden dolayı kendisini merak ettiyseniz ve benim yazım sizlere bir fikir olabildiyse ne mutlu bana, bu kitabı en yakın kitapçıya gidin, edinin ve kütüphanenizin baş köşesine oturtun derim. Ancak fikir yazılarını okurken sıkılıyorsanız, 'Türkçe dilinin gelişimi ve gidişimini merak etmedim, etmiyorum' diyorsanız, 'uzun sayfa okuyamıyorum ben' diyorsanız, Tarık Buğra'yla bir fikir sorununuz mevcutsa bu kitaptan hatta tüm Buğra kitaplarından uzak durun derim ben, kitaplara yazık olur :)
*
Kitaba puanım: 5

Daha güzel kitap eleştirilerinde de görüşmek dileğiyle...
Sevgiyle Kalın

ve

Takipte Kalın




hasibecengizkarakuzu@gmail.com

Herkese sevgiler,

HC.


You Might Also Like

0 yorum oku / yaz

Fikrini paylaşırsan çok sevinirim:)))